Kuruluşundan Günümüze EÜ-2 - page 499

Anılar
1183
11.1.34. MUHİDDİN EREL’İ UĞURLARKEN
Prof. Dr. Hakkı BİLGEHAN
Bu konuşma Ord. Prof. Dr. Muhiddin EREL’in emeklilik töreninde yapılmıştır.
Sayın Bayan EREL,Sevgili hocamız, Sayın misafirlerimiz, Sevgili Meslektaşlarım
Yıl 1955. İstanbul’da mütavizi bir evde bir insan yaşıyor. İstanbul Darülfununu Tıbbiye mektebinden mezun
olduğu 1924’den sonra Anadolu’nun bir çok yerinde nerede görev var denildi ise oraya koşmuş, çalışmış,
çalışkanlığının, göreve bağlılığının mükafatını görmüş zamanla mezun olduğu fakültesinde basamak basamak
yükselerek ordinaryüs profesörlüğe ulaşmış, aynı görev anlayışı ve çalışkanlıkla hijyen kürsüsünde Türkiye’nin en çok
muhtaç olduğu meslek elemanlarının, hekimlerin yetişmesine de hizmet ediyor. Muhiddin Hoca mutludur. Evinde
ailesinde, kürsüsünde mutludur. Kendi sahasında ulaşılabilecek en yüksek mertebeye ulaşmış, düzenini kurmuş,
kendisi, ailesi ve çocuğu için bundan sonraki planını yapmış hayatından memnun yaşantısını sürdürüyor.
İşte böyle mutlu ve sakin günlerden birinde Muhiddin Hoca’nın telefonu çalıyor. Telin öbür ucunda Ankara Milli
Eğitim Bakanlığı yetkilisi vardır. Kendisinden yeniden görev istenmektedir. İzmir’de bir tıp fakültesi kurulacaktır. Orada
kuruculuk görevi teklif edilmektedir. Başkası olsa düşünür. Anadolu’nun ücra ve gelişmemiş bir şehrinde değil
İstanbul’da yaşamaktadır. Çalıştığı müessesede ilerleme imkânını bulamamış ya da huzursuz değil, aksine
mesleğinde zirveye ulaşmıştır. Düzenini kurmuş, ailesi ile mutlu bir hayat sürmektedir. İzmir güzel bir şehir olsa bile
şimdi düzenini bozmaya, yeniden kim bilir ne çeşit sıkıntılara katlanmaya gerek var mı? Muhiddin hoca başkası
değildir. Bugüne kadar hangi görevden kaçmıştır ki bundan da kaçsın. Üstelik kendisine inanan müşfik realist bir eşi
vardır. Kendisine “git” demektedir. “Mademki millet sana muhtaç git görevini yap” demektedir. Tereddüde bile yer
yoktu. Hoca görevi kabul etmişti bile.
’İstanbul’da bir tıp fakültesi yok mu idi? İşte Ankara’daki kurulalı on seneyi geçti hala ödünç binalarda
barınıyor. Ne lüzum var İzmir de bir üçüncü fakülteye? Hocası nereden bulunacak? İstanbul bütün memlekete yeter
de artardı bile ya bir de Ankara denemesi var. İzmir de nesi oluyor?’ gibi kısır ve kıskanç zihniyetli bir ortamdan
Muhiddin hoca zor izin alıyor ve İzmir’e geliyor.
Bir fakülte hatta Ziraat Fakültesi ile birlikte bir üniversite kurmak için ne vardı İzmir de? Bornova’da bir ziraat
mektebi binası vardı, eski binası ile bir devlet hastahanesi, bir göğüs hastalıkları, bir Eşref paşa hastahanesi vardı.
Beyler sokağında da bir Verem Savaş Derneği salonu vardı. Memur, kadro, öğretim üyesi, asistan bunların hiçbiri
yoktu. Esas mesele bu üniversitenin kadro kanunu yoktu. Ama bir şey vardı. Davaya inanmış insanların gayreti,
Muhiddin hocanın imanı ve tükenmez enerjisi. Böyle üniversite kurulur mu? Başkalarına göre kurulmazdı. Ama
Türkiye’nin okumuş adama, Türkiye’nin acele hekime ihtiyacı vardı. Zaman en iyi şekilde değerlendirilmeli idi. İnsan
gücü bulunur, kanun sonradan gelebilirdi ama kaybolan zaman geri döner mi?
Ve işte yoklar arasında Muhiddin hoca 1955 yılında fiilen öğrenci almak ve öğretime başlamak üzere
fakültesini açtı. Elindeki yapraksız ve köksüz fidanı Bornova’nın mümbit topraklarına dikti.
Ne günlerdi o günler. Öğretim üyesi olarak bir iki kişinin, birkaç öğretim görevlisinin, bir avuç asistanın ve
okuma azmi ile bir araya gelmiş öğrencilerin hep birlikte bir kale gibi, termo nükleer enerji santralı gibi ortada bulunan
Muhiddin hocaya kenetlendikleri günler. Hademe mi yok? “Biz varız ya hoca” diye asistanı öğrencisi hepsi bir arada
bedenen ve fikren çalıyor “Olmaz” diyenlere aksini ispatlamaya uğraşıyordu.
Şartmı idi yıllık program yapmak. Haftalık, aylık yapılır ama öğrenci dersini görürdü. Şartmı idi konuları bir yıla
dağıtmak, Onbeş günlük, bir aylık, kurslar halinde eğitmek de mümkündü müstakbel hekimleri. Kolay değil, dikilen
fidan taşıma su ile sulanıyordu. Hem de bu mümbit ve sulak arazide sulama suyunun Ankara’dan, İstanbul’dan
getirtilmek zorunluluğu vardı. Ama zaman geçtikçe fidan canlanıyor. Kök salıyor, yapraklanıyor ve gelişiyordu.
Nihayet bu güçlü enerji ve imana politika da mağlup olmuş kadro kanunu 26.04.1957 de çıkmıştı. Şimdi durum daha
iyi ve daha umut verici idi. Diğer üniversitelerden daha iyi bir istikbal, daha iyi bir çalışma olanağı bulmak için genç ve
dinamik öğretim üyeleri gelmeye başlamıştı. Kürsüler kuruluyor, geçici binalar yapılıyor, genç asistanlar olgunlaşıyor
ve öğrenciler okuyordu. Üniversitenin müstakbel planları da ele alınmış her şey planlı ve programlı bir düzeye
getirilmişti.
1...,489,490,491,492,493,494,495,496,497,498 500,501,502,503,504,505,506,507,508,509,...582
Powered by FlippingBook